| altın kafes |
Seyreyle güzel...
Efendim, haftasonu denilen işsiz günlerimizin en büyük işi bu hafta, yıkılan çitlerin halini görmek üzere yaylaya gitmekti. Çitler bahane, yayla şahane diye düşünerek bu yolculuğa ben de bizzat iştirak ettim. Şimdi çitler neden göçer? Yayla malum dağ başı. Dağ başlarına kar çok yağar kışın. Yağmış, yağmış ve bizim emektar çitler nihayet çürüyüp daha fazla ayakta duramamışlar. Fakat yine de belirtelim hem bu gezi için hem de bu yazı için çitler tamamen bahane..
Ben güzel güzel arka koltukta gazete okurken ve bir yandan da "Altun hızma mülayim" dinlerken kendimi bir anda direksiyon başında buldum. Ehliyetsiz olduğumu vehmettiğini sandığımız polis amcaları da atlattıktan sonra 80 ila 140 km arasında hız yaparak memleketim yollarını kat ettim. Tabi ki ehliyetim var. Durduğu yerde tozlanıyor o başka.
Yaylaya yaklaştıkça havalar soğudu sanki. Ev ise buz gibiydi. Aniden bastıran yağmurda ıslanmamak için eşyaların naklini sonraya bırakıp hemen içeri girdik. Yukarıdaki fotoğraf verandadan bize isabet eden genel bir görünüş.
Yayla büyükçe. Dağın başı. Elektirik yok. Telefonlar çekip çekmemekte nazlı. Su üç beş evin arasındaki çeşmelerden akıyor. Hani Allah korusun bir "eyvah" deseniz sesinizi kim duyar bilinmez (eyvallah, Allah bes!). Haliyle hemen etraftaki bacalara bakıyoruz, tütüyor mu, bizden başka canlı kul var mı diye? Neyseki yakın komşularımızın bacası tütüyordu.
Biz de fakirhanede duman tütsün diye hemen sobayı ateşledik. Aman Allah'ım o ne büyük keyif. Yahu Mustafa Kutlu "keyif eşektedir" demiş demiş de, söylesene hocam buna ne denir? Çıtır çıtır soba yanıyor. İçiniz ısınıyor, gönlünüz ısınıyor. Soğuktan ve belki de açlıktan ölüp sağda solda cesedi büzüşmüş böcekler ısınıyor.
Sobanın, daha doğrusu ateşin flaşsız resmini görün ki sizin de içiniz ısınsın. Soba sadece içimizi ısıtmak için m'ola? Yok, ilk evvela sobanın hakkını çaydanlık verecek. Bakır çaydanlık da vardı ya, ona ulaşmak biraz daha zor. Eldekiyle idare edelim. Sobanın üzerine hemen bir çaydanlık, demlensin bizi de demlesin, kendimize gelelim.
Akşam da olmadan biraz manzaranın tadını çıkartalım. E şehre ait bir de büsküviler mi varmış yanımızda. E kırmayalım kalbini. Çay kendi başına iyi hoş da büsküviler de fena değilmiş hani. Zaten araba kullanmak ve dahi soğuk insanı acıktırıyor. Yemek pişene kadar çay ve katığı da kafi.
Hani kuş sütü de eksik olmasa sofrada babam illaki bulgur pilavı isteyecek. Kuş sütü de yok netekim. Hangi ağzının tadını bilen bulgur pilavına hayır diyebilir ki üstelik. Soba üzerinde bir tarafda çaydanlık fokurdasın bir yanda pilav... Yahu Allah sizi de bulguz pilavsız bırakmasın.
Efendim akşam oldu. Etraf karardı. Karardı ama nasıl. Bir ara yıldızlardan kimler var diye dışarı çıktık ki seyredelim, ibret alalım. Gözümüz güzel görsün. Fakat ne mümkün. Ne kamer ne yıldızlar. hiçbiri ortalıkta yok. Tamam yayla mevsimi geldi sayılmaz ama birader biz geldik. Yok. Onlar olmayınca iki metre ötesini de zor görüyor insan. Hadi babamın sigarasının ucundaki kırmızı kor onu ele veriyor da verandanın bittiği yeri nasıl kestireceğiz. Parmaklık vs. de yok. Aman aman korktum ve içeri girdim. Çayımı burada içsem de olur gece vakti dedim. Lüküs lambasının aydınlattığı odada kitap okudum.
Televizyon yok, pillisini saymazsan radyo yok. Elektirikli aletlerin ve dahi bu yazıları yazmama aracı olan diz üstü bilgisayarın yaydığı radyosyondan uzak dinlenen zihnimiz beden saatimize uyarak uyku vaktinin geldiğini bildirdi. Biliyorduk ilmen, saat 22.00 ila 02.00 arasındaki uyku pek kıymetlidir, vücuda pek faydalıdır diye. Ancak ne mümkün 22.00'de uykuya teslim olmak. İşte burada o da mümkün oldu. Çay içerken izlediğimiz manzaraya mukabil aman bi şükür namazı kılalım muhakkak, diyen anneme uyup, yatsıyı müteakip kılınan şükür namazından sonra yer yatakları serildi. Tabi öyle hemencecik değil. Yataklar, yorganlar diğer odadan geldiği için, kullanıma hazır hale gelene kadar onların da sıcaktan nasibini almasını bekledik. Yoksa tarihin ilk üşüten yorganlarıyla karşı karşıya kalacaktık.
Tabi böyle güzel bir yazının devamında mışıl mışıl uyumak gerekiyordu. Lakin ne mümkün. İki kol mesafesi uzaklıkta arslanlar gibi kükreyen babam varken gözlerime nasıl uyku girer?
Artık kulaklarımın istifasından sonra, sabah namazına annemin tatlı ikazlarıyla kalkmamı da saymazsak, sahanda yumurtanın kokusunu duymayacak şekilde kuşluk vaktine kadar uyumuşum. 04:47 - 1/5/2006 - yorum yaz
|
Tanım dünya dediğin nedir ki... Ana Sayfa Profilim Arşiv Arkadaşlarım Kategoriler Son Yazılar - İstanbul havası... - Seyreyle güzel... - bişnev - Berceste |